YENİ ADRES
BURADA BULUNAN TÜM YAZILAR VE YENİLERİ ARTIK
http://fikiriscisi.com/blog/
ADRESİNDE!!
Augmented Reality ve Pazarlama
BURADA BULUNAN TÜM YAZILAR VE YENİLERİ ARTIK
http://fikiriscisi.com/blog/
ADRESİNDE!!

Elimden geldiğince, her fırsatta, Augmented Reality (AR) hakkında gelişmeleri, trendleri takip edip burada yer vermeye çalışıyorum.
Augmented Reality, şu aşamada, toplumun geneli tarafından pek fazla bilinen bir kavram değil.
Ancak, geleceğin dünyasında çok önemli yer tutacağına kesin gözüyle bakıyorum.
Birçok farklı uygulama alanına sahip bu kavramı, elbette ki pazarlama uzmanları da gözden kaçırmıyorlar.
Dünyanın birçok ülkesinde, yazılı ve görsel materyallerde Augmented Reality kullanılmaya başlandı. (Ülkemizde de örnekleri var.)
Pazarlama açısından, AR’ın başarıya ulaşması için, önünde çok sayıda aşılması gereken nokta var.
Bunların başında ise, tüketicilerin, bu uygulama ile nasıl etkileşime geçecekleri konusunda henüz yeterli bilgiye sahip olmamaları geliyor.
Uzmanlar, Bir AR kampanyasının başarıya ulaşması için 5 ana maddenin akıllarda yer alması gerektiğini belirtiyor.
1. Tüketicileri Eğitmek
Yeni bir teknoloji ve kullanımı hakkında tüketicileri eğitmek gerek.
2. Tüm platformlarda ulaşılabilir olması.
En yüksek seviyede mobil cihazları destekleyen bir kampanya olması. (Cihaz, işletim sistemi, donanım, vs.. gibi engellerin asgari seviyede olması)
3. Dağıtım.
Uygulamanın bir çok farklı kaynaktan dağıtılabilir olması. (BluFi, WiFi, SMS, WAP, App Store, vs..)4. Tüketiciyi harekete geçirebilmek.
Her şeyi sorunsuz yapmış olsanız da, bu yapılanları müşteriye iletmeniz en önemli nokta.5. Yaratıcı fikirler.
Her bir madde için ayrıca yazılar yazılabilir. Ancak, bu yazıları, o konuların uzmanlarına bırakmakta fayda var :)
Dünya üzerinde AR’ı pazarlama amaçlı olarak kullanan kurumları araştırınca, Nike, HSBC ve Esquire’ın uygulamalarına rastladım.
Ülkemizde AR – Pazarlama ilişkisinin alt yapısı için hali hazırda yürüyen ciddi çalışmalar olduğunu biliyorum.
İşte size yukarıda adı geçen kurumların uygulamalarından örnekler:
Günün Sonu:
AR, çok yakında alıp başını yürüyecek.
Güneş Paneli Yollar
BURADA BULUNAN TÜM YAZILAR VE YENİLERİ ARTIK
http://fikiriscisi.com/blog/
ADRESİNDE!!
Bir F1 yarışını izlerken aklıma gelen bir fikirdi bu aslında.
Eğer daha önce sizler de F1 izlediyseniz (ki bu yazıyı okuyan çoğu kişi izlemiştir diye tahmin ediyorum), ekrana yansıyan istatistiklerde hava sıcaklığı ve pist sıcaklığının ayrı ayrı verildiğine rastlamışsınızdır.
Bu sıcaklıklar arasında kimi zaman 15-20 dereceye varan farklar olduğunu ise kısa bir araştırma ile bulmak zor olmadı.
Yol, her zaman havadan daha sıcak.
Bu örnekle anlaşılabileceği gibi, karayolları, ciddi anlamda ısınan ve sıcaklığı bünyesinde tutan yapılar. Bu sebeple de küresel ısınmaya etkileri, yadsınamaz seviyede.
Benim savım ise, bu yolların siyah yerine güneş ışığını daha çok yansıtan bir renge sahip olmaları gerektiği.
Böylece, yolların hem daha az ısıyı absorbe edeceği hem de karanlıkta daha rahat görülebileceği düşüncesindeyim.
Bu sayede hem küresel ısınmaya daha az destek, hem de görüş sıkıntısı açısından oluşan kazalara daha az mahal vereceklerdir.
Ancak, Amerika tabanlı bir çalışma ekibi (Solar Road Ways) bu fikri çok daha farklı bir yerden ele alarak, konuyu ciddi anlamda daha ileri bir
noktaya taşımışlar.
Tek bir cümle ile amaçlarını özetlemek gerekirse; “ABD genelindeki tüm asfalt yolları, güneş panelleri ile değiştirmek”
Uçukça bir fikir gibi geliyor değil mi? Peki, yapılabilir mi sizce?
Böyle bir yatırımın Maliyet/Getiri incelemesi bize nasıl sonuçlar verebilir?
Projenin web sitesinde asfalt yol ve panel yolun (bu ismi ben taktım :) ) maliyet karşılaştırmalarını detaylı bir biçimde bulabilirsiniz.
İlk bakışta bana gayet makul gelen açıklamaları var. Sizlerin de incelemenizi öneririm.
Şimdi gelin gelelim bu panel yolun getirilerine.
Listelemeye çalışalım:
1. Dağıtılmış bir enerji üretim tesisi. Tek noktayı risk altına almamak.
(Enerji üretim tesislerinin, güvenlik açısından ne kadar zayıf noktalar olduğu aşikâr)
2. Fosil yakıtlara olan bağımlılığı azaltmak.
(Asfaltın yan ürünü olduğu petrole, olan bağımlılığın önüne geçilmesi)
3. Sera gazlarının üretimini azaltmak.
4. Nükleer enerjiye bağımlı kalmamak.
5. Elektrikli arabaların nerede olursa olsun enerji yüklemesi yapabilmesi.
6. Sadece ABD’deki yolların panel yolla değiştirilmesi halinde tüm dünyaya yetecek enerjinin üretilmesi. Dolayısıyla üçüncü dünya ülkelerine enerji sağlanılması.
7. Etkileşimli yollar sayesinde trafikte güvenliğin arttırılması.
(Gece daha görünebilir yollar)
8. Kar ve yağmurda yolların kendilerini temizleyebilmeleri.
9. Estetik
10. Yollara bağlı bulunan yapılara enerji ve veri iletimi sağlanması.
Aslında bu maddeler çoğaltılabilir.
Yukarıda yazan maddeler, asfalt yolların panel yollarla değiştirilmesinin direkt etkileri.
Çevreci uzmanlar, bu maddeleri, dolaylı etkileri de göz önüne alarak detaylandırabilirler.
Sizlerden ricam, projenin web sitesine girip (gerçi, profesyonellikten uzak bir site ama yenisi yapılıyormuş) yazanları okumanız.
Bu fikir, teoride çok iyi gibi geliyor, pratiğe dökülmesi ise bir o kadar uzak.
Özellikle petrol ve otomotiv sektörlerinin ağır topları, böylesi çığır açması olası bir projeye engel olmak için ellerinden geleni yaparlar, gibi geliyor bana.
Proje kordinatörünün, proje hakkında ettiği birkaç kelamı içeren video.
Günün sonu:
Enerji alışkanlıklarımızı değiştirmemiz kaçınılmaz. Ama büyük başların izin vermesi lazım.
Baktığım her yerde bilgi var!!
BURADA BULUNAN TÜM YAZILAR VE YENİLERİ ARTIK
http://fikiriscisi.com/blog/
ADRESİNDE!!
Teknolojik cihazlarda, biz kullanıcılar için ön plana çıkan iki önemli etken var.
Biri, enerji sarfiyatı (özellikle mobil cihazlarda pil ömrünü belirlemesi açısından), ikincisi ise, ekran boyutu ve görüntü kalitesi.
Kaldı ki, ekranlar, mobil cihazlarda enerjiyi en çok harcayan bileşenlerin başında gelenlerdendir. Bu sebeple bu iki etken arasında önemli bir ilişki var.
Peki, ekranlarla cihazların bağını kopartmayı denesek nasıl olur? Pil ömrü açısından faydalı olacağı kesin. Ya kullanışlılık açısından?
Örneklendirelim:
Öyle bir cep telefonum olsun ki üzerinde ekranı olmasın.
Ya da öyle bir fotoğraf makinem olsun ki ne bir LCD ekrana ne de bir vizöre ihtiyacım olsun.
Ya da arabamla trafikte ilerlerken, dikiz aynalarını kullanma ihtiyacım olmasa.
Örneklerin çoğaltılması işin kolay kısmı aslında.
Bundan 10 yıl önce, göz doktorumdan çıkıp, yeni lenslerimle (ki ilk defa bir göz aparatı kullanıyordum) dünyaya baktığım günü dün gibi hatırlıyorum. Renkler çok daha parlak, cisimler çok daha netti.
O anın verdiği heves ve heyecanla her yöne bakarken, aklımdan keşke bu lenslerle “zoom” yapabilseydim diye bir fikir geçti. Daha sonra bu fikri, keşke baktığım yerlerin fotoğraflarını çekebilseydim diye bir adım öteye taşıdım.
Bugün ise bu fikirler artık, iPhoneumun ekranı olmasın, arabamın dikiz aynasına ya da park sensörüne ihtiyacım olmasın veya bir beyin cerrahı, operasyon anında özel gözlükler yerine gözündeki lensi kullansın gibi farklı şekillere bürünmekte.
Gelin, biraz hayal kuralım.
Aracımla çevre yolunda ilerliyorum ve araç hakkındaki tüm bilgiler kontakt lensime yansıyor (aracın hızı, uyarı mesajları, vs..) ve o anda çalan cep telefonumdan kimin aradığı bilgisini, yine gözümü yoldan ayırmadan görebiliyorum. Ya da şerit değiştirirken dikiz aynasına bakmak yerine, görüntü gözümün önünde beliriyor ve ben şerit değiştirme riskini en aza indirgiyorum.
Bazen, öyle anlar oluyor ki, ah keşke fotoğraf makinem yanımda olsa diyorum. Bunu demek zorunda olmasam ve baktığım yerin görüntüsünü kaydedebilsem.
Şu anda dünyada birçok kurum, bu konunun üzerinde çalışıyorlar ve ticari bir ürünün ortaya çıkması an meselesi.
Daha önceki bir yazımda görüntünün kontakt lense taşınması gerektiğinden tek bir cümle ile de olsa bahsetmiştim.
Augmented Reality ile bu teknolojini birleşmesi sanırım bizleri çok daha fazla fonksiyonel (!) hala getirecektir.
Baktığım yöndeki hastanelerin, ATMlerin, restoranların lokasyonlarını sanal gerçeklikle görebilsem veya duyduğum bir kelimenin anlamı bir anda gözümde canlansa (!). Enteresan olmaz mı? :)
Günün Sonu:
Noldu yavrum nen var? Ağlıyor musun?
Ağlamıyorum, sanırım gözüme bir şey kaçtı :)
Şeytanın Avukatını Kovmak
Nerede okuduğumu ya da duyduğumu anımsamıyorum açıkçası ,ancak ilk karşılaştığım andan bu yana zihnime dahil ettiğim bir söylem var.
“Kitap yazmaya ya da rejim yapmaya karar verdiğinizde, bu kararınızı kimseyle paylaşmayın. Sizi bu kararınızdan caydırmaya çalışacak birileri illaki çıkacaktır.”
Çok doğru bence…
Etrafta iyi bir şey yapmaya çalışan bireylerin önüne köstek olmaya hazır olan o kadar çok insan var ki…
Arkadaşım, eğer ki inanmıyorsan yapabileceğime bari engel olma.
Nötr davransan bile yeterli.
Destek arıyor olsam zaten dile getiririm.
Yenilikçilik için de bu durum çok geçerli.
Yeni bir ürün, yeni bir servis, yeni bir süreç, yeni bir dünya belki…
Yeni olan bir fikri ortaya attığınızda sizin karşınıza duvar gibi dikilecek, sabit fikirli bir sürü insanı bulmanız çok doğal.
Çünkü var olan durumu korumaya çalışmak, insanlar için kolay olanı yapmakla eş değer.
Geçenlerde okuduğum bir kitabın ana fikri bu konuyu tam da işaret edecek nitelikte.
The Ten Faces of Innovation – Tom Kelly
Kitap, şeytanın avukatlığını yapan kimselerin, yeni fikirler için ne kadar ölümcül olduğunu özellikle birkaç yerde vurguluyor.
Daha iyiye ulaşmak, daha yeniyi bulmak ya da mevcut durumu geliştirmek gibi planlarınız varsa, etrafınızdan müvekkili şeytan olan kimseleri uzaklaştırmanızda fayda var dememiz yanlış olmaz diye düşünüyorum.
Ayrıca, inovasyon açısından bürünebileceğiniz rolleri daha net kavramak isterseniz yukarda bahsettiğim kitabı okumanızı da tavsiye ederim:)
Kitabın İnternet Sitesi
Kitabın Amazon Linki
Günün Sonu:
Diyojenin dediği gibi: “Gölge etme, başka ihsan istemez. “
Dış kaynaktan inovasyon çıkar mı??
2009 yılı başlarında BusinessWeek’in yaptığı bir inovasyon anketi vardı.
İçinde çokça soruyu bulunduran bu ankete online olarak ben de katılmıştım.
Nisan ayı içerisinde detayları açıklanan ankette bir sonuç diğerlerinden çok daha fazla aklıma takıldı.
Bahsi geçen sonucu doğuran soruyu belirteyim öncelikle.
“What would you tell your boss to boost innovation at your company?”
(Patronunuza şirketinizdeki inovasyonu arttırması için ne söylerdiniz?)
Yukarda yer alan soruya verilen yanıtlar ise ankete göre şu yüzdelerle şekillenmişler:
-Tüm çalışanları yeni ürünler için fikir üretmek adına cesaretlendirmek. %55
- Yeni bir CIO (Chief Innovation Officer) atamak. % 8
-Ar-Ge bütçesinin verimli şekilde kontrol etmek. %34
-Bir dış kaynak şirketle anlaşmak. %3
Son şıkta yer alan %3’lük kesimin içerisinde yer aldım ben de…
Bana göre, yenilikçilik bakış açısı ile faaliyet gösteren bir firma, bu konu hakkındatlaep eden şirket adına çok daha hızlı ve verimli bir yol gösterici olabilir.
Dünyadaki uygulamalarda da dizayn ve yenilikçilik adına dış kaynak inovasyon şirketlerinin bir çok örneği var.
Fusion-IO – Dell
Teague – Boeing
Jump Associates – Nike
Çoğu zaman değişik noktaları – hele ki bu nokta yenilik, yaratıcılık, farklı açılardan bakmak gibi konularla alakalıysa- içerden birilerinin görmesi pek kolay olmuyor.
Satrançta doğru hamleyi genellikle seyircilerin daha çabuk görmesi ile çok benzer durumlar aslında.
Günün sonu:
Farklı yerden bakamıyorsan en azından farklı bakış açısı olan birilerine danış.
Dünyayı Kurtaran Adım
Yarını düşünüyor musunuz? Ya da yarını düşünmediğiniz bir bugününüz oluyor mu?
Muhtemelen, her iki soruya da ‘evet’ cevabı verenlerimiz vardır.
Ancak, ekseriyetimiz hep yeniyi, hep yarını düşlüyor…
Peki, bugünün yarınını yapilandirmaya çalışırken, var olan yarını ne kadar koruyup kolluyoruz sizce?
Gelişen endustri ve hızla ilerleyen teknolojiler, hayatımızı birçok manada kolaylaştırıp hızlandırırken; içinde bulunduğumuz dünyaya da farklı seviyelerde zararlar vermekte.
Bu zararların bileşkesi olarak; dengesi bozulan doğanın, ateşi yükselmeye başlıyor.
Küremiz ısınıyor, ve yarın olabilecekler için şimdiden alarm verip, bizleri uyarıyor.
Küresel ısınmaya karşı yapılan, iyi niyetli tüm eylemleri gerçekten büyük bir ümitle takip ediyor, elimden geldiğince destekliyorum. baskalasim.com içinde ise azami seviyede yer vermeye çalışıyorum. (Bir örneğini burada bulabilirsiniz.)
Bu konuda yapılan çalışmaların, ileride hem kendimize hem de bizden sonra gelecek nesillere daha az yıpranmış bir dünya bırakmamıza yardımcı olacağı inancındayım.
Son günlerde kulağıma çalınan ve fırsat bulur bulmaz incelediğim bir sosyal sorumluluk projesi var.
İçeriği kadar ismi ile de beni cezbetti açıkçası.
Dünyayı Kurtaran Adım!!!
Ericsson bünyesinde ayağa kaldırılan bu proje, cok fonksiyonel bir web sitesi ile bireyleri bilinçlendirmeyi hedefliyor.
Sizler, henüz siteyi ziyaret etmemişken nelerle karışılacağınızı özetle belirtmek istiyorum.
İlk olarak, Karbon Ayak İzinizi hesaplayabiliyorsunuz! Diğer bir değişle bir sene içerisinde birey olarak kaç KG CO2 ürettiğinizi görüntülüyorsunuz.
Devamında ise, bu üretimi ne kadar düşürebileceğinize dair bir hedef belirliyorsunuz ve sene içindeki gelişiminizi takip etmeye çalışıyorsunuz. Ayrıca bireyler olarak karbon salınımını nasıl azaltabileceğimize dair örnekler de sitede yer alıyorlar.
Örneklerden birkaçı şu şekilde:
• Çamaşırlarımı Düşük Sıcaklıkta Yıkayacağım
• Giysilerim Konusunda Daha Duyarlı Olacağım!
• Çamaşırlarımı İpte Kurutacağım
• Aydınlatmada Daha Fazla LED Kullanacağım
• Masaüstüne Karşı Diz Üstü Bilgisayar Kullanmayı Tercih Edeceğim
• Cihazlarımı Bekleme Durumunda Bırakmayıp Kapatacağım
• Düşük Enerji Kullanan Televizyon Seçeneklerini Değerlendireceğim.
Sitedeki bir diğer dikkat çeken unsur ise; Küresel Isınma’ya karşı projeleriniz varsa bu projeleri paylaşabileceğiniz bir platformun varlığı.
Buraya iletilen fikirler, diğer kullanıcılar tarafından oylanabiliyor.
Ericsson, böyle bir projeye imza attığına göre sadece bireyleri bilinçlendirmekle kalmayıp, kendi operasyonlarında da küresel ısınmayı göz önüne bulunduruyordur diye düşünüyorum.
Siz ne dersiniz öyle midir acaba?
Günün Sonu: Sizlerin de bu yönde projeleri/fikirleri varsa bence buradan başlayarak tüm çevrenizle paylaşın.
"O" olabilmek
O’nun yerinde olabilmek.
Dünyayı nasıl algıladığını anlayabilmek, o anda neler hissediyorsa aynılarını hissetmek, aklından geçenleri kavrayabilmek…
Hayatımızda birçok kere bir başkasının ruh halinin nasıl olduğunu merak etmişizdir. Bu merakımızı ise sadece tahmin yolu ile giderebiliriz.
Bir başkasının yerinde olma konusu hakkında çok fazla örnek geliyor aklıma bir çırpıda…
Misal; Dünya Kupası finalinde kupayı getiren golü atan futbolcunun yaşadığı heyecanı yaşayabilmek…
Ya da cephede savaşan askerin hissettiği dehşet ve hayatta kalmak için sahip olduğu o direnç ve motivasyonu kavrayabilmek.
Aynı askere bir sonraki adımında bedenine saplanan kurşunun hissettirdiği acı, korku, kızgınlık… Burnuna gelen yanık kokusu, ağzında hissettiği kan tadı. O anda aklından geçenler…
Erkek ve kadınların cinsel dürtülerini karşılıklı hissedebilmeleri. Mesela bir kadının erkek orgazmını anlayabilmesi… Ya da tam aksi, bir erkeğin kadının hissettiklerini tecrübe etmesi…
Paraşütle atlarken kişinin yaşadığı deneyimi kaçımız yaşayabiliriz kısa ömrümüzde?
Ya da bir uzay yürüyüşüne katılma ihtimalimiz ne kadar yüksek olabilir ki?
Yukarıda yer alan listede kimi tahminler yaptım farkındaysanız. Ne Dünya Kupasında gol attım ne de bir savaşta cephedeydim. Gözlemlerimin ışığında kendi tecrübelerimi harmanlayıp kelimelere dökmeye çalıştım.
Ancak gerçek hayatta bu hisleri, tecrübeleri yaşayan insanlar var.
Acaba diyorum bu kişilerin o anı tecrübe ettikleri zamanda oluşan tüm veriler toplanıp kayıt altına alınabilir mi? Ya da geçmişteki tecrübelerimiz yine bir yapı ile sınıflandırılıp toparlanabilir mi?
Tüm bu toplanan veriler dahilinde ortaya çıkan ortak duyuları başkalarının da hissedebilmesini sağlayabilir miyiz?
Aslında kurgu basit. Dünya üzerinde benzer anı yaşayan insanların o anda yaşadıkları kaydedilecek ve birleştirilecek ondan sonra bir şekilde bu yaşanmışlıklar başka insanlara aktarılacak.
Şu anda ki teknoloji ile belki bu aktarımın çok küçük bir kısmı yapılabiliyor olabilir ancak bu konuda daha gidilecek çok yol var.
Sinemalarda 3. Boyutu artık yaşayabiliyoruz.
Çalışmalar 4. Boyut için testlerin yapılmaya başladığını gösterir durumda. Artık sinemada artı bir boyut olarak “koku” faktörü de işin içine giriyor.
Yukarıda bahsettiğim aktarımların da işin içine dahil edilmesi söz konusu olursa sanırım beşinci, altıncı boyut devreye girer gibi görünüyor.
Bu aktarım yapılabilir mi ya da yapılması ne kadar sağlıklı ve etik olur diye birçok soru işareti de aynı anda aklımda beliriyor. Ancak sanırım bu sorulara cevap vermekten daha öte bu aktarımın nasıl yapılması gerektiği üzerine kafa yormak daha faydalı olabilir.
Günün Sonu:
Gün gelecek insanlar geçmişteki örneklerinden 3-4 kat fazla yaşanmışlık ile ömürlerini tamamlayacaklar.
AlloSphere
Bir beyin cerrahı olsaydiniz, insan beyni içinde seyahat edip baktığınız noktada ki kan akışının yoğunluğunu duymayı ister miydiniz?
Ya da bir kimyagersiniz, ve üzerinde çalıştığınız molekülün tam merkezinde yer alıp etrafınızda uçuşan elektronları görüp,
seslerini duymaya ne dersiniz?
Peki bilgisayar mühendisi olup, yeni geliştirilen işlemcinin içinde verilerin nasıl taşındığını ve ısının hangi bölgelerde yoğunlaştığını görebilmek, enerji tüketiminin nasıl artıp, azaldığını duyabilme fikri nasıl sizce?
Tüm bu fikirleri hayata geçirmek için doğruca Kaliforniya’ya uçuyorsunuz : )
Yüksek çözünürlüklü projeksiyon cihazları ve 500’ün üzerinde 3D ses sağlayan hoparlörlerin bağlı bulunduğu bir süper bilgisayar.
“AlloSphere” bu teknolojinin adı. Barındığı yer ise; California NanoSystems Institute, University of California.
İşte burada da tanıtıcı videolar.
Günün sonu:
Bu teknolojiyi evimde istiyorum : )
Salgınlarda Erken Uyarı
Tıp dünyasında, kimi hastalıklar ile karşılaşıldığında ya da hastalık ihtimali belirdiğinde, hekimler bu vakaları merkezi birimlere bildirmekle yükümlüdürler. Cunku, genellikle bu tur hastalıklar toplumun geneli için risk teşkil ederler. Ancak, iş yoğunluğu ve kimi diğer sebeplerden ötürü, bu bildirimlerin yapılması ve takibi hem ülkemizde hem de dünyanın birçok yerinde pek de etkin bir şekilde yapılamamaktadir.
Resmi bir yazı, faks gibi işin evraksal tarafı da, bu uyarı sisteminin sekteye uğramasınin onemli sebepleri arasindadir.
Bu sürecin ana amacı, olası salgınların kısa vadede tespit edilmesi olsa da ne kadar işe yaradigi tartışılır.
Yakın zamanda, GE Healthcare yaptığı açıklamada; bu süreçsel yapının online bir kurgu ile çok daha etkin hale getirilmeye çalışıldığını belirtti.
Kimi merkezi sağlık örgütleri ile ortaklaşa çıkılan bu yolda, şu aşamada 30000 doktor ile yapılan işbirliği sayesinde sahadan bilgi toplanmaya başlanmış bile.
Sağlık kurumuna baş vuran hastaların hikâyeleri, semptomları ve adres bilgileri (Posta Kodu gibi) belirlenen standartlarda merkezi sisteme giriliyor ve durmaksızın güncellenen bir veri havuzu olusturuluyor. Bu sayede, sistemde var olan kimi eşikler aşıldığı taktirde, sistem otomatik olarak belirli bölgeleri risk alanı olarak işaretliyor ve olası sorunları listeliyor. Daha önceden kurgulanan senaryolara göre gerekli birimler uyarılarak harekete geçirilmesi sağlanıyor.
Bu sayede olası bir salgının daha başlangıç aşamasında tespit edilme ihtimali bir nebze olsun arttırılabilir. Ancak bu erken tespit için gerekli olan ön koşul iste hastanın bir sağlık kurumuna başvurma gerekliliği.
Genellikle, doktora gitmek yerine kendi kendimizi tedavi etmek ya da daha kolay yollardan tedavi yöntemleri arama alışkanlığımız git gide artıyor. Hele ki, bilgiye ulaşma şansımız her geçen gün kolaylaşırken bir sağlık kurumuna başvurmaktansa doktorculuk oynamaya çalışıyoruz.
Yakın zamanda, hatırlarsanız Google buna benzer bir erken uyarı sistemini test ettiğini açıklamıştı.
Kullanıcıların belirli bölgelerde yaptığı aramaların (öksürük, ateş, ağrı) benzerlikleri ile alakalı olarak olası grip salgınlarını merkezi kurumlardan çok daha hızlı şekilde raporlayabilmişlerdi.
Google’ın dokuz ayrı bölgede yaptığı bu testte, salgın uyarısını resmi kurumlardan yedi ile on dört gün önce yapabildiği belirtilmişti.
Elbetteki, ehil bir doktorun kaydettiği semptomların girdi oluşturduğu bir sistemin tutarlılığı çok daha fazla olacaktır. Ancak, minimum bir haftalık farkı da göz ardı etmemek lazım.
Her iki sistemin entegre olarak calismasi ise belki de en optimum çözümü verecektir.
Günün Sonu:
Obama’nın paketindeki Sağlık IT’si için ayrılan 20 Milyar USD’lik yatırımın boşa gitmeyeceği ortada sanırım.




